Sevgili
(...)
Çok çabuk geldi o gün. Bir Perşembe günü. Adam her gün kendisini yurda götürmek üzere liseden almaya gelirdi. Sonra bir kez bir Perşembe gününün öğleden sonrasında da yurda geldi. Siyah arabayla götürdü onu.
Cholen'de bu yer. Çinli kentini Saygon'un merkezine bağlayan bulvarların, tramvaylarla, çekçeklerle, otobüslerle dolup taşan o Amerikan işi, geniş yolların karşı yönünde. Öğle sonunun erken bir saati. Yurttaki genç kızların zorunlu gezisinden kurtuldu.
Kentin güneyinde bir küçük oda. Modern bir yer, ilkece modern biçimli eşyalarla, üstünkörü döşenmiş sanki. Eşyaları ben seçmedim, diyor adam. Odanın içi loş, kız panjurları açmasını söylemiyor. Pek belirgin bir duygu yok içinde, kin de yok, tiksinti de yok, öyleyse şimdi arzulu sayılır. Hiçbir bilgisi yok bu konuda. Dün akşam o ister istemez gelmeye razı oldu. Olması gereken yerde işte, atılmış buraya. Hafif bir korku duyuyor. Bu yalnızca beklediği şeyin değil, kendi durumunda olması gereken şeyin de karşılığıymış gibi. Nesnelerin yüzeyinde, ışıkta, odaya sel gibi dolan kent gürültüsünde yoğunlaştırıyor dikkatini. Adamsa titriyor. Konuşmasını bekliyormuş gibi ona bakıyor ilkin, ama o konuşmuyor. O zaman kımıldamaz oluyor adam, onu soymuyor, kendisini deliler gibi sevdiğini söylüyor ona, alçacık bir sesle söylüyor. Sonra susuyor. O yanıt vermiyor. Kendisini sevmediğini söyleyebilirdi adama. Birdenbire, hemen, oracıkta, anlayıveriyor, anlıyor ki adam kendisini tanımıyor, hiçbir zaman tanıyamayacak, bunca sapkınlığı tanıma olanağı yok. Onu yakalamak için bunca dönemeci aşmayı hiçbir zaman başaramayacak. Bilmek onun işi. Biliyor da. Onun bilgisizliğinden başlayarak birden bire anlayıveriyor. Daha vapurda hoşlanmıştı adamdan. Hoşlanıyor, yalnız kendisine bağlıydı bu iş.
Beni sevmemenizi yeğ tutardım, diyor ona. Beni sevseniz bile, kadınlarla her zaman ne yapıyorsanız benimle de onu yapmanızı isterdim. Adam dehşete kapılmış gibi bakıyor soruyor: İstediğiniz bu mu ? Evet diyor ona. Burada, odada, ilk kez acı çekmeye başladı adam, bu noktada yalan söylemiyor artık. Kızın kendisini hiçbir zaman sevmeyeceğini, bunu şimdiden bildiğini söylüyor. O da sesini çıkarmıyor. Önce bilmediğini söylüyor. Sonra onun söylediklerine sesini çıkarmıyor.
Adam yalnız olduğunu, kendisine duyduğu bu aşkla yalnız olduğunu söylüyor. O kendisinin de yalnız olduğunu söylüyor. Ama, neyle bunu belirtmiyor. Buraya kadar herhangi birinin arkasından gelir gibi geldiniz arkamdan, diyor adam. Kızsa bilemeyeceğini, daha hiçbir erkeğin ardından bir odaya gelmediğini söylüyor. Konuşmasını istemediğini, istediği şeyin garsoniyerine getirdiği kadınlarla her zaman yaptığını yapması olduğunu söylüyor. Böyle yapması için yalvarıyor.
Giysisini çekip çıkarıverdi, atıyor adam; ak pamukludan, minicik slipini de çıkarıverdi, böylece çırılçıplak yatağa götürüyor onu. Sonra yatağın öbür yanına dönüyor ve ağlıyor. Kızsa, ağır, sabırlı, kendine doğru çekiyor onu, üstünü çıkarmaya başlıyor. Gözleri kapalı yapıyor bunu. O da kendisine yardım etmek için devinilerde bulunuyor. Kız kımıldamamasını söylüyor. Yapıyor. Soyuyor adamı. O istediği zaman, adam gövdesini oynatıyor, ama azıcık, hafiften, sanki onu uyandırmaktan korkuyormuş gibi.
Görkemli bir yumuşaklığı var cildinin. Beden. Beden zayıf, güçsüz, kassız, hasta olabilir, iyileşme döneminde olabilir, kılsız, erkeklik organından başka hiçbir erkekliği yok, çok zayıf, bağırsan yıkılacak, rahatsız. Kız yüzüne bakmıyor onun. Bakmıyor ona. Dokunuyor. Erkeklik organına, teninin yumuşaklığına dokunuyor, altınsı rengini, bilinmedik yeniliğini okşuyor. Adamsa inliyor, ağlıyor. Rezil bir aşka düşmüş.
Ağlayarak yapıyor. Önce acı var. Sonra bu acı da katılıyor gerisine, değişmiş, ağır ağır koparılmış, hazza doğru yol alıyor, ona sarılmış.
Deniz, herhangi bir biçimi yok, yalnızca benzersiz.
Daha araba vapurunda, saatinden önce, bu anla aynı nitelikte olmalıydı görüntü.
Çorapları onarılmış kadının görüntüsü geçti odadan. Çocuk gibi görünüyor en sonunda. Oğullar biliyorlardı bunu. Kızsa bilmiyordu henüz. Hiçbir zaman annelerini konuşmayacaklar birbirleriyle, bildikleri şeyi, kendilerini ondan ayıran bu belirleyici, bu son bilgiyi, annenin çocukluğuna ilişkin bilgiyi.
Hazzı tanımamış anne.
Kanadığını bilmezdim. Acıyıp acımadığını soruyor, hayır diyorum, buna sevindiğini söylüyor.
Kanı siliyor, yıkıyor beni. Bu işleri yapışına bakıyorum. Ayrımsanmaz bir biçimde geri dönüyor. Yeniden arzulanır oluyor. Annemin koyduğu yasağa ters davranacak gücü nasıl bulduğumu düşünüyorum. Böyle sakin, böyle kararlı, “Düşüncenin sonuna dek” gitmeyi nasıl başardım ?
Birbirimize bakıyoruz. Bedenimi öpüyor. Neden geldiğimi soruyor bana. Bunu yapmam gerektiğini , bunun bir tür zorunluk olduğunu söylüyorum. İlk kez konuşuyoruz. İki erkek kardeşim bulunduğunu anlatıyorum ona. Paramız olmadığımı söylüyorum. Hiçbir şey kalmadığını. Büyük kardeşimi tanıyor, merkezin esrar evlerinde karşılaşmış. Bu kardeşin esrar içebilmek için annemin parasını çaldığını, zaman zaman esrarevi işletenlerin eve gelip annemden para istediklerini söylüyorum. Kurduğumuz bentlerden söz ediyorum ona. Annemin yakında öleceğini, bunun daha fazla süremeyeceğini söylüyorum. Bugün olanlarla annemin çok yaklaşan ölümünün de bağıntılı olması gerektiğini.
Onu arzuladığımı ayrımsıyorum.
Acıyor bana, hayır diyorum, acınacak durumda olmadığımı, annem dışında hiç kimsenin acınacak durumda olmadığını söylüyorum. Paralıyım diye geldin bana, diyor. Onu böyle parasıyla arzuladığımı, kendisini götürdüğümde bu arabanın, bu paranın içinde olduğunu, dolayısıyla başka türlü olsa ne yapardım, bunu bilemeyeceğimi söylüyorum. Seni alıp götürmek, seninleçekip gitmek isterdim, diyor. Annemi bırakacak olursam, üzüntümden ölürüm, diyorum. Benimle şansı hiç mi hiç tutmadığını, gene de para vereceğini, kaygılanmamamı söylüyor. Gene uzandı. Gene susuyoruz.
Kentin gürültüsü çok fazla, belleğimde çok yükseltilmiş bir film sesi, sağır edici. İyice anımsıyorum, oda loş, konuşmuyoruz, kentin sürekli gürültüsüyle çevrili olarak, kentte, kentin treninde gidiyoruz. Pencerelerde cam yok, stor ve panjurlar var. Storlara kaldırımların güneşi içinde geçen insanların gölgeleri vuruyor. Bu kalabalıklar her zaman olağanüstü. Panjurlar gölgeleri düzenli biçimde çizgi çizgi bölüyor. Takunya şakırtıları başına vuruyor insanın, sesler keskin, Çince düşüncelerimdeki çöl dilleri gibi bağırılan bir dil, inanılmaz derecede yabancı bir dil.
İnsan seslerinden, gittikçe daha karışmış olarak gelip geçen insanların gürültüsünden anlaşılıyor: dışarıda günün sonu. Geceleri en civcivli zamanını yaşayan bir eğlence kenti burası. Gece de şimdi gün batımıyla başlıyor.
Yatak kentten bu kafesle panjurlarla, bu pamuklu storla ayrılmış. Öteki insanlarla aramızda katı bir nesne yok. Onlar bizim varlığımızdan habersiz. Biz onlarınkinden bir şeyler algılıyoruz, seslerinin devinimlerinin tümü, kırık, hüzünlü, yankısız bir ses çıkaran bir vapur düdüğü gibi.
Karamela kokuları geliyor odaya, kavrulmuş yer fıstıklarının, Çin çorbalarının, kızarmış etlerin, otların, yaseminin, tozun, günlüğün, odun kömürü ateşlerinin kokusu geliyor. Burada ateş sepetlerde taşınır, sokaklarda satılır, kentin kokusu köylerin, ormanın kokusudur.
Onu birden bire kara bir bornoz içinde gördüm. Oturmuş, viski içiyor, sigara tüttürüyordu.
Uyuduğumu söylüyor, kendisi bir duş almış. Zar zor ayrımsamıştım uykunun geldiğini. Basık bir masanın üstündeki lambayı yaktı.
Alışkanlıkları olan bir adam, birdenbire onu düşünüyorum, oldukça sık geliyor olmalı bu odaya, çok sevişen bir adam olmalı, korkan bir adam bu, korkuyla savaşmak için çok sevişiyor olmalı. Çok kadını bulunduğu düşüncesini sevdiğimi söylüyorum. Bakışıyoruz. Söylediğimi anlıyor. Bakışı gölgeleniverdi birden bire, yalancı, derdin, ölümün pençesinde.
Yanıma gelmesini, gene benimle sevişmeye başlamasını söylüyorum. Geliyor. İyi İngiliz sigarası, pahalı parfüm kokuyor, bal kokuyor, cildine ipek kokusu sinmiş, ipek tisorun meyvemsi kokusu, altının kokusu, arzulanacak bir adam. Kendisine duyduğum arzuyu söylüyorum ona. Biraz beklememi söylüyor. Konuşuyor, ilk sevgilimden sonra böyle olacağımı, aşkı seveceğimi daha ırmak yolculuğunda, hemencecik anlayıverdiğini söylüyor, kendisini aldatacağımı, ilişki kurduğum bütün erkekleri aldatacağımı şimdiden bildiğini söylüyor. Kendisine gelince, kendi mutsuzluğunun aracı olmuş. Bana muştuladığı her şeyden mutluluk duyuyorum, bunu söylüyorum da ona. Kabalaşıyor, aşkı umutsuz, üzerime atılıyor, çocuk göğüslerimi yiyor, haykırıyor, aşağılıyor. Bu çok güçlü haz karşısında gözlerimi yumuyorum. Düşünüyorum: alışmış, yaşamda yaptığı şey bu, sevişme, yalnız sevişme. Elleri usta, eşsiz, kusursuz. Çok şanslıyım, burası kesin, uğraşı bu sanki, hiç bilmeden, yapılması gerekeni, söylenmesi gerekeni tam olarak öğrenmiş. Orospu diyor, şıllık diyor bana, biricik aşkı olduğumu söylüyor, söylemesi gereken de bu, sözü oluşmaya, bedeni istediğini yapmaya, aramaya, bulmaya bıraktığımız zaman söylenen de budur, her şey iyidir o zaman, döküntü yoktur, döküntülerin üstü örtülüdür, selde, arzunun gücünde, her şey akıp gider.
Kentin gürültüsü öyle yakın ki, panjurlara sürtünüşü duyuluyor. Odanın içinden geçiyormuş gibi duyuluyor. Bu gürültü, bu geçiş içinde bedenini okşuyorum. Deniz, yeniden toplanan uçsuz bucaksızlık, uzaklaşıyor, geri geliyor.
Bunu bir daha, bir daha yapmasını istemiştim ondan. Bunu yapmasını istemiştim. O da yapmıştı. Kanın kayganlığı içinde yapmıştı. Gerçekten de öldürecek gibi bir şeydi. Ölünecek gibi bir şeydi.
Bir sigara yakıp verdi. Ağzı ağzımda, alçacıktan konuştu.
Ben de alçacıktan konuştum onunla.
Kendisi bilmediğinden, onun adına, onun yerine ben söylüyorum, nasıl köklü bir seçkinliği olduğunu bilmediğimden, onun adına ben söylüyorum bunu.
Şimdi akşam. Bu öğle sonunu hep anımsayacağımı, yüzüne varıncaya dek, adına varıncaya dek her şeyi unutsam bile anımsayacağımı söylüyor. Evi de anımsayacak mıyım diyorum. İyice bak, diyor. Ben de bakıyorum. Başka yerlerden bir farkı yok diyorum. Öyle, evet, her zaman olduğu gibi, diyor.
- 53238 kere okundu