Koku
(...)
Elli metre sonra sağa sapıp Rue des Marais'ye, belki öncekinden daha da karanlık, genişliği ancak iki kol boyu bir sokağa girdi. Gariptir ki koku pek artmadı. Yalnız daha bir arılaştı, böylece, gittikçe artan arılığıyla, çekiciliği güçlendi de güçlendi. Grenouille, elinde olmadan yürüyordu. Bir yerde tuttuğu gibi sağa çekti onu koku, ilk bakışta bir evin duvarına doğru. Önünde alçak bir geçit açılmıştı, ucu avluya bakıyordu. Uykuda gezer gibi geçti Grenouille bu geçidi, avluyu geçti bir baştan öbür başa, bir köşe döndü, daha küçük bir ikinci arka avluya ulaştı. Sonunda, aydınlıktı burası; eni boyu yalnız birkaç adım olan, dört köşe bir yerdi. Duvara bitişik, eğik bir tahta sundurma vardı. Bunun altında bir masaya bir mum yapıştırılmıştı. Bu masada bir kız oturmuş sarı ve kokulu aynabakan eriği ayıklıyordu. Yemişleri solunda duran bir sepetten alıyor, saplarını koparıp bir bıçakla çekirdeklerini çıkarıyor, sonra bir kovaya atıyordu. On üç, on dört yaşlarında olsa gerekti. Grenouille durdu. hemen anlamıştı yarım millik yoldan, ırmağın ta karşı kıyısından duyduğu kokunun kaynağının ne olduğunu: Ne bu pis havlu, ne erikler. Kaynak kızdı.
Bir an böyle şaşkınlaştı ki, gerçekten, ömründe daha bu kız kadar güzel bir şey görmediğini düşündü. Oysa yalnız, kızın mum ışığındaki arka siluetini görüyordu. Tabi aklına gelen aslında, şimdiye kadar bu kadar güzel koku duymadığıydı. Ama insan kokularını, binlerce erkek, kadın, çocuk kokusunu bildiğinden, bu derece olağanüstü bir kokunun bir insandan çıkabileceğini aklı almıyordu. Genellikle insanların kokusu ya hiçbir şeye benzemez, ya da berbat olurdu.Çocuklar yavan, erkekler sidik gibi, acı acı ter ya da peynir, kadınlar bayat donyağı, bozulmakta olan balık kokardı. İlginç bir tarafı kesinlikle yoktu insan kokusunun, itici bir şeydi... İşte böylece Grenouille, ömründe ilk kez burnuna inanamayıp kokladığı şeyin doğruluğundan emin olabilmek için gözlerini yardıma çağırmak zorunda kaldı. Tabii çok uzun sürmedi duyularının şaşkınlığı. Görme duyusuna olan gereksinimi bir an sürmüş sürmemiş, sonra kendini yeniden, hem de hiç başka bir şeye dayanmaksızın, koklama duyusunun algılarına bırakmıştı. Şimdi, gördüğü şeyin bir insan olduğunu kokluyordu; kızın koltukaltlarındaki teri, saçlarındaki yağı, cinsellik organındaki balık kokusunu, üstelik tadların en büyüğünü alarak duyuyordu. Kızın teri deniz rüzgarı kadar taze kokuyor, saçlarının yağı fıstık yağı gibi, organı bir buket nilüfer, derisi kayısı çiçeği gibi öyle dengeli, öyle büyülü bir parfüm oluşturuyordu ki Grenouille'in şimdiye kadar parfüm adına kokladığı her ne varsa, hatta düşünde, oynarcasına kurduğu ne kadar koku bileşimi varsa, bu koku karşısında bir çırpıda anlamsızlaşıyor, hiçleşiyordu. Bu koku karşısında yüz bin kokunun hiçbir değeri kalmıyor gibiydi. Bu, öbür kokuların örnek alıp yerlerini belirlemelerini gerektiren üst ilkeydi. Salt güzellikti.
Grenouille'in bildiği bir şey varsa, bu kokuyu ele geçirmezse hayatının hiçbir anlamı kalmayacağıydı. En küçük ayrıntısına, en son, en ince dalına kadar tanımalıydı onu; bütünlüğü içinde sırf anısı yetmeyecekti. Bu tanrısal parfümü kara ruhunun hercümercine bir mühür gibi basmak, inceden inceye araştırmak ve bundan böyle bu büyülü formülün kuruluş kurallarına göre düşünmek, yaşamak, koklamak istiyordu.
Yavaş yavaş kıza doğru ilerledi, yaklaştı, yaklaştı, sundurmanın altına girdi, bir adım arkasında durdu. Kız ayak seslerini duymamıştı.
Kızıl saçlıydı, üstünde kolsuz, gri bir elbise vardı. Bembeyazdı kolları, elleriyse yardığı eriklerin suyundan sarıya kesmişti. Grenouille üzerine eğilmiş duruyor, kokusunu şimdi iyice katışıksız olarak, ensesinden, saçlarından, elbisesinin göğsünden yükseldiği biçimiyle emiyor, hafif bir rüzgar gibi içine çekiyordu. Hiç bu kadar iyi hissettiği olmamıştı. Derken kız üşümeye başladı.
Grenouille'i görmüyordu. Ama korkuya benzer bir duyguya kapılmış, üzerine, insanın birden, çoktan kurtulduğu, eski bir korkuyu yeniden duyduğu cinsten, garip bir titreme gelmişti. Arkasından soğuk bir hava akımı esmiş, sanki biri alabildiğine büyük, soğuk bodruma inen bir merdivenin kapısını açmış gibi geldi. Elindeki bıçağı bıraktı, kollarını göğsünde kavuşturup arkasına döndü.
- 647 kere okundu