Gece Treninde Aşk

(...)
Kondüktör bize teşekkür dolu bir yanbakış attı.
    - Kapınızı kilitleyebilirsiniz, içeri kimse giremez dedi ve eliyle kapıyı okşadı. Ve köşedeki lavaboda yıkanabilirsiniz. Su filan her şey var. Dediklerine göre bu kompartıman vaktiyle bir prenses tarafından kullanılmış, hangisi bilmem. Şimdi gitmem gerek. İyi geceler, iyi geceler. Belki biraz daha alırsınız diye şişeyi bırakıyorum.
    Adam gider gitmez yaptığımız ilk iş , tozlu giysilerimizi çıkarıp birbirimizi yıkamaktı. Islak süngeri birinin karnından ve göğsünden geçirdiğiniz zaman içinizi çocukluğunuz kaplar. Kendimi böylesine çıplak ve çaresiz duyumsamak beni görülür bir şekilde etkiliyor. Yine de bu serin ve ıslak süngerin bedenin en gizli köşelerine, kulak memesinden cinsel organa ve popoya dek dokunarak dolaşmasında tahrik edici bir yan var.
    Şimdi mutlu muyuz ? İkimiz de ?
    Herhalde üçümüz de, diye yanıtladı.
    Aynen dediği gibi kilitledim.
    Evet, iyi ettin. Şimdi prensesin yatağını yapalım.
    Yatağı çevirdi, yorganın üzerinden geçen gri bandı açtı. Yorganın ucunu kıvırdı. Yatak, yepyeni çarşafıyla bembeyaz parlıyordu. Öyle zarifti ki bir an duraladım.
    Buna izin verdiğini hiç söylemedi.
    İnsanları yük vagonunda da taşımasına izin yoktu. O devir geçti. Gel buraya benim küçük sevgilim, bardakları da getir. İç tarafta yat ki sağ elin serbest kalsın.
    Gerindi. İri, sıcak ve çıplaktı. Yeniden konyakla şerefe çekti ve ardından oldukça sarhoş olarak birbirimizin kollarında uykuya daldık. Uyandığım zaman içersi karanlıktı. Tove'nin uyanık olduğunu anladım.
    Lambalar sönmüş mü ?
    Epeydir, dedi.
    Yattığı yerde için için gülerek kıpırdandığını farkettim. Konuştuğu zaman sesi ciddiydi oysa.
    Bir konuda görüşünü alabilir miyim ? Dedi yatışını bozmadan.
Zifir karanlıkta hemen hemen hiç gözükmüyordu.
    Hay hay.
    Islak ve sert olan, sopa gibi başka bir şey biliyor musun ?
    Yani penis gibi yumuşak ve sert olan başka bir şey biliyor muyum? Diye kendi kendime çevirdim. Hayır, sanmıyorum. Niye sordun ?
    Öyleyse tam şu anda onu elimde tutmaktayım, eğer başka bir şey olması olanaksızsa...
    Başımı yavaşça çevirdim. Şimdi gözüm karanlığa biraz alışmıştı. Serbest kolunun yataktan dışarı sarktığını gördüm. Ranzanın yanında bir kondüktör belinden öne kıvrılmış duruyordu. Pantolonu dizine inmişti. Tove'nin eli, adamın karnının altında kaybolmuştu. Gömleği ve kravatı yukarı çıkmış, ay ışığında kaba etleri parlıyordu. Kepindeki altın sırma, o ritmik olarak hareket ettikçe parlayıp sönüyordu.
    Şimdi yeter, dedim, çarkına sıçtığımın herifi!
    Yazık değil mi adamcağıza? O koca Fundador'a?...Çok uğraştı zavallı.
    Derhal dışarı defolacak!
    Ama kendim de duydum sesimin yeterince öfkeyle dolu olmadığını. Hiç kuşkusuz içimdeki yazar izlemek istiyordu neler olacağını. Ya da trene binmek denen şey.
    Domuz herif, dedim yalnızca.
    Evet, evet, hem de nasıl! Korkunç bir domuz. Yine de ben onun kepinin altında senin çok tatlı olacağın düşüncesindeyim. Biraz ödünç almayı denesene.
    O zaman artık aşırıya kaçmıştı. Nihayet harekete geçtim, adamın önüne bir atlayışta indim. Başını kaldırdı, bir gözüyle beni öyle çırılçıplak karşısında dururken gördü; öteki ise Tove'nin nefis bedenindeydi. Tove, elini çekmeden kıkır kıkır gülüyordu.
    Devreye girmenin zamanı gelmişti.İspanyolca bağırdım:
    Bak hele! Böylesine muhteşem bir organ ömrümde görmedim! Kütük gibi! Lütfen izin verin, tadına ilk ben bakayım!
    İşe yaradı.
    Doğruldu, iç çekti, ellerini ileri uzatarak önce bana doğru döndü, sonra Tove'e. Müthiş bir şekilde geldi o an. Spermin fişt diye uçup göğüslerine geldiğini gördüm.
   Yatağın kenarında ikiye katlandı, inledi, küfretti.
    Tove daha elini çekmemişti. O muhteşem kütük hızla yumuşadı.
    Bak görüyor musun? Dedi. Tıpkı Dali'nin saatleri gibi. Pis domuz!
    Gecenin içinde trenin düdüğü duyuldu.
    Aziz Madonna! dedi kondüktör, geliyoruz neredeyse...
    Pantolonunu çekti, ceketini düzeltirken dışarı fırladı.
    Hemen buraya gel, dedi Tove. Gel ve yüzüme otur.
    Yavaşça ağzının üzerine otururken parmaklarımla bagaj rafının ağına tutundum. Kızgın dili, kilitorisimi aradı ve bulunca emip kaldı orada. Dilinin ucunu çevresinde dolaştırırken üç parmağını ağır ağır içime soktu. Aynı zamanda ileri geri kıpırdatarak, giderek daha içerlere varıyordu. Yüzünü nasıl ıslattığımı duyumsadım; nasıl her şeyin tek bir cehennem sıcağına dönüştüğünü ve orgazmın nasıl yavaş yavaş gelip önce o karanlık, sonra yıldırımlı fırtunayı içimde patlattığını. Birkaç saniye için kendimden geçtim. Sonra konuştum:
    Şimdi sıra sende.
    Yarım saat sonra ağzı bacak arasında, kıçı açıkta olma sırası bana gelmişti. Bu kez epey oyalanıyordu. Bir ara başımı kenara çekip soluk alma gereksinmesi duydum. İnliyor, mırıldanıyordu ama, onun çıkardığı seslerin ardında başka bir ses vardı. Garip gelen bir durum söz konusuydu. Sanki olağanüstü elektrikli bir fenomen tenime dokunuyodu.
    Tam başımı ona çevirip devam edecektim ki bir an için gözlerimi açtım. O zaman, kompartımanın ışıklarının yanmakta olduğunun farkına vardım.
    Herhalde istasyondaydık çünkü pencerenin önünde dikilen bir grup İspanyol çıt çıkarmadan içeri bakıyordu. Yüzleri, kompartımanımızdan gelen ışığın altında beyaz maskeler gibi parlıyordu. Bazılarının ağızları açıktı. Çok ciddiydiler.
    Donup bakakaldığım süre birkaç saniye sürdü. O zaman Tove'nin sesini duydum:
    Nereye gittin?
    Gözümü kapıyorum ve yeniden ağzımı ona yapıştırıyorum. Tren, durduğu kadar duruyor. Kaç dakika bilmiyorum. Belki iki belki daha fazla. Yaşantımın en uzun dakikaları gibi geliyor.